Lütfen aramak istediğiniz kelimeyi yazıp Enter tuşuna basın..

Logo

Kullandığımız dil; bugün ne olduğumuzu, yarın ne olacağımızı belirler..

 MENÜ

Türkçenin diğer dillerin egemenliğine karşı korunması ve aynı zamanda da geliştirilmesi

TT: Türkçenin diğer dillerin egemenliğine karşı korunması ve aynı zamanda da geliştirilmesi bağlamında Türk dili uzmanlarının düşünceleri" nelerdir? Aradığım, Türkçeye, bir bölümü kaçınılmaz ve gerekli, bir bölümü ise öykünme, bilgiçlik vb çeşitli yollarla giren / girmesi muhtemel sözcükler karşısında dil savunucularının benimsemeleri gereken ilkenin ne olduğudur? Dil uzmanlarının bu yolda bir belirlemeleri var mıdır?

YZ: Dil uzmanlarının baskın görüşü, “dili diğer dillerden yalıtmak” değil, ölçülü ve bilinçli ödünçleme ile Türkçenin kendi kuralları içinde üretkenliğini korumaktır. Tam bir oydaşma yoktur ama TDK ve ana akım dilciler, gereksiz ve gösterişçi alıntılara karşı uyanık, zorunlu ve yerleşmiş alıntılara karşı ise esnek bir yaklaşım benimser.

Temel ilke: Ölçülü özleştirme

• Günümüzde “tasfiyecilik” (her yabancı sözü atma) ile “tam serbestçilik” (her alıntıya kapıyı açma) uçları reddediliyor; ana akım, “özleştirme/sadeleştirme ama aşırılığa kaçmadan” çizgisini savunuyor.

• Anayasa’da dahi Türkçenin “özellikleri bozulmadan ve aşırılığa kaçılmadan öğretilmesi” vurgulanır; bu, dil planlamasında orta yolu işaret eden bir çerçeve sunar.

TDK’nın ilkeleri (örtük çerçeve)

• TDK, amaç olarak Türkçeyi “diğer diller arasında değerine yaraşır bir biçimde yükseltmek” ve yabancı etkilerden korurken dilin zenginliğini geliştirmek hedefini koyar.

• Kurumun resmi söyleminde, Türkçenin “söz varlığının yabancılaştırılması”na karşı durmak ama Türkçeyi bilim, kültür ve eğitim dili olarak geliştirmek birlikte zikredilir; yani koruma ile geliştirme eşzamanlı hedeflenir.

“Yabancı söz”e yaklaşımda temel ölçütler

TDK’nin Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu ve ilgili metinlerde birkaç pratik ilke açıkça görülür:

• Eğer Türkçede zaten yerleşmiş ve anlaşılır bir karşılık varsa (örneğin “proces” için “süreç”, “bodyguard” için “koruma”), yabancı biçimi kullanmak gereksiz sayılır; öncelik Türkçe karşılığındadır.

• “Dile girme eğilimi gösteren” yeni yabancı sözler için karşılık arama çalışması yürütülür; amaç, daha baştan yerel bir seçenek sunarak gereksiz alıntılaşmanın önüne geçmektir.

Ne zaman ödünçleme kabul edilir?

• Tarihsel olarak yerleşmiş, anlam yükü yüksek ve halkın günlük diline sinmiş alıntıların toptan atılması artık genel olarak savunulmuyor; dil devrimi dönemindeki keskin tasfiye söylemi sonradan yumuşamıştır.

• Yeni bilim–teknik terimlerinde, kavram çok yeni, kullanım uluslararası ve Türkçe karşılık pratikte hiç yaşam şansı bulmuyorsa (örnekler tartışmalı olmakla birlikte “internet” vb.), birçok dilci bu tür alıntıları “kaçınılmaz/işlevsel” sayar ve Türkçenin ses–yazım sistemine uydurmayı yeterli görür.

Savunucular için önerilen ilke şeması

Çeşitli dilcilerin ve TDK uygulamasının kesiştiği yerde, dil savunucuları için şu tür bir ilke dizisi özetlenebilir:

• Önce Türkçe:

• Aynı anlam alanında yerli bir kelime/terim zaten varsa onu tercih et. Gereksiz yabancı biçim, “bilgiçlik” ve gösteriş sayılmalıdır.

• Üretkenlik ilkesi:

• Yeni kavram için öncelikle Türkçenin ekleme ve türetme olanaklarıyla karşılık üret; anlam şeffaflığını ve söyleniş kolaylığını gözet.

• İşlevsellik ve yerleşme:

• Yabancı biçim, geniş kullanım kazanmış ve Türkçe karşılık hiçbir karşılık bulamamışsa, bu alıntıyı yazım ve ses uyumuna göre “Türkçeleştirerek” kabullen.

• Aşırılıktan kaçınma:

• Ne “arı dil” ütopyasına kapılıp geçmişte yerleşmiş bütün alıntıları tasfiye etmeye çalış ne de “her gelen kelimeye kapı açık” anlayışına yönel.

• Toplumsal kabule saygı:

• Önerilen karşılıklar masa başında kalıyorsa, dil savunuculuğunu “dayatma” değil, iyi örnekler ve yaygınlaştırma üzerinden yürüt.

Bugünkü ana akımın vardığı nokta, Atatürk dönemindeki özleştirme idealini, güncel gerçeklikle uyumlu olacak biçimde yeniden yorumlayan bir denge arayışıdır; yani hem Türkçenin kendi iç üretkenliğini sonuna kadar kullanmak, hem de kaçınılmaz ve işlevsel alıntıları Türkçeleştirerek sisteme katmak. 

 

TT: Burada anahtar nokta, evrensel kültüre karşı Türk kültürü ile bunların ölçülü bileşiminin kabulü arasında nerede durulacağıdır. Örneğin, “ütopya” sözcüğü Türkçe kökenli değildir; ama “Thomas More’un 1516 da yazdığı “sefiller ve fakirlerin toplumdan ayıklandığı; çok az yasanın olduğu, avukatların olmadığı, çok az savaş olan ideal cumhuriyet ve Ütopya adası”nda tanımlanan derin içeriği olan bir sözcüktür. Bu sözcük yerine aynı kısalıkta Arapça “hayali” denildiğinde bütün içerikten soyutlanır, ayrıca Türkçeleşmiş de olmaz.

Tabii ki eğer Türk kültüründe benzer hikayesi olan bir sözcük varsa kesinlikle onun kullanımı doğru olurdu. Nitekim Batı dillerinde bazı örnekler bir çeşit dil milliyetçiliği örnekleridir. Monte Carlo metodu olarak bilinen istatistik metoduna Anglo-Sakson toplumu Las Vegas Metodu diyor.

YZ: “Ütopya” gibi kavram-yoğun, tarihsel bağlamı olan terimlerde, yerli–yabancı ikiliğinden çok “evrensel kavram–yerel dil” dengesinde durmak gerekir. Böyle durumlarda ana akım yaklaşım, kelimeyi Türkçenin ses–yazım sistemine uydurarak (ütopya) korumak, içeriğini açıklama ve tartışmalarda Türkçe düşünsel üretimle derinleştirmektir.

“Ütopya”nın içerik yükü

• “Ütopya” yalnızca “hayali” değil; Thomas More’un 1516’da yazdığı, ideal bir cumhuriyet düzeni ve “Utopia adası” tasarımı üzerinden şekillenen, belli bir siyasal–felsefi gelenek adıdır.

• Kelimenin kökeninde “olmayan yer / iyi yer” ikiliğini taşıyan Yunanca bileşimler bulunur; bu çok katmanlı anlam, tek bir “hayali” sıfatıyla verilmesi güç olan tarihsel ve kavramsal bir yük taşır.

Neden “hayali” yetmiyor?

• Türkçedeki “hayali” sözcüğü, genel bir “gerçek olmayan, tasarlanmış” anlamını taşır; ne ideal toplum fikrine, ne de More’dan Marx’a uzanan ütopya geleneğinin teknik bağlamına işaret eder.

• Dolayısıyla “ütopya” yerine “hayali toplum”, “hayali ada” gibi tamlamalar kullanılsa bile, More’un kitabıyla, ütopya literatürüyle ve siyasal felsefedeki yerleşik tartışmalarla kurulan bağ zayıflar veya kopar.

İlke: Evrensel terimi Türkçeleştirerek yaşatmak

Bu tür kavramlarda savunulabilecek ilke, kabaca şöyle formüle edilebilir:

• Eğer söz konusu kelime:

• Evrensel düşünce tarihinde özgül bir yere sahipse (ütopya, demokrasi, tragedya vb.)

• Yerli bir tek kelimeyle karşılanınca tarihsel–teknik içeriği kayboluyorsa,

• Türkçede yazım/okunuş açısından yerleşmişse,
…o terim, “yabancı” değil, evrensel kültürün Türkçede yerini bulmuş parçası olarak kabul edilmelidir.

• Bu durumda yapılacak olan:

• Terimi korumak (ütopya),

• Gerekli yerlerde açıklayıcı Türkçe tanım eklemek (“ütopya: gerçekleşmesi imkânsız, ideal toplum tasarımı”),

• Onun etrafında üretilen Türkçe tartışma, eleştiri, kitap ve kavramlarla içeriğini Türkçede derinleştirmektir.

Evrensel–yerel dengesinde durulacak yer

• “Ütopya”, “distopya”, “ideoloji”, “paradigma” gibi kelimeler, yerel bir kültürel taklit değil; insanlığın ortak kavramsal envanterinden pay alınan, Türkçeye uyarlanmış terimler olarak görüldüğünde sağlıklı bir denge kurulabilir.

• Ölçü, kelimenin kökeni değil:

• Türkçede ne kadar yerleştiği,

• Hangi kavramsal ağı taşıdığı,

• O ağı “kısaltılmış” bir yerli karşılığın taşımakta yetersiz kalıp kalmadığıdır; “ütopya” örneğinde, kısa bir Arapça ya da Türkçe sıfatla bu yükü taşımak mümkün görünmediği için, terimin kendisini koruyup Türkçe düşünceyle beslemek en tutarlı noktadır.

(Yazının sesli dinletisi (podcast) https://bit.ly/49fOoSd adresindedir.) 

Tınaz Titiz

31 Aralık 2025

Yorumlar