Bilim ve Felsefe Dili Olarak Türkçe
Türkçe'nin felsefe yapmak için yeterli olmadığı söylenir. Gerekçe olarak da Türkçe'nin kelime dağarcığının az olduğu, diğer dillerdeki birçok felsefi kavramın Türkçe’de karşılığının olmadığı ileri sürülür. Evet, Batı dillerinde kullanılan birçok felsefi kavramın Türkçe karşılığının olmadığı doğrudur. Fakat herhangi bir dildeki felsefi bir kavramın diğer bir (Batı) dilinde karşılığının olmadığı da bir gerçektir. Çok bilinen Almanca bir kavram olan "geist"ın, İngilizce bir sözlüğe bakıldığında, "ghost, nous, specter, esprit, mind, pneuma, animus" başta olmak üzere çok çeşitli kavramla karşılandığı görülür. Fakat bunların hiçbirisi, Hegel'in söz konusu kavram ile anlatmak istediğini karşılamamaktadır. Diğer bir ifadeyle, bir filozofun o dile ait bir kavrama kazandırdığı içeriktir önemli olan. Dolayısıyla her dilde, o dile özgü deyimler, (felsefi içerikli olsun veya olmasın) kavramlar bulunabilir ve bu gibi kavramların ne kadar zengin olurlarsa olsunlar başka bir dilde karşılığı olmayabilir. Önemli olan bir kavrama, o dilde kendine özgü (örneğin felsefi) bir anlam kazandırılmış veya yeni bir kavramın ortaya atılmış olmasıdır; yoksa bir dilin diğer dillerde karşılığı olmayan kavramlara sahip olması değildir. Bir kavramın içeriğinin özel bir anlamda kullanılmış olması, sadece felsefe için değil, başta bilimler olmak üzere her alanda geçerlidir.
Yine de Türkçe'nin böyle bir özelliğe sahip olmadığı ileri sürülmek istenebilir. Buna verilebilecek basit iki cevap vardır. İlki, Türkçe'nin çok eski bir dil[1] olması; ikincisi ise hem özgün yapısını halen koruması hem de gelişime açık bir yapıda olmasıdır. Gelişime açık olması aşağıda da işaret edeceğim gibi yeni kavramların türetilebilmesine uygun olmasıdır. Bu özellikler, "Türkçe bilim ve felsefe dili olabilir mi?" sorusuna net bir cevap verebilmek için sağlam bir dayanak elde etmemize olanak verebilir.
Hiçbir dilin başka bir dilde üretilmiş (başta felsefe olmak üzere) kavramların tam karşılığına sahip olması mümkün değildir; hatta gerekli de değildir. Önemli olan birtakım kavramlara sahip olmamak değil; o dile özgü kavramların, kültürel gelişimin göstergesi olması ve temelini oluşturmasıdır. Çünkü kültürel gelişim, bir dilin başka dildeki kavramlara zaten sahip olmasıyla değil, başka dilde olmayan kavramlar üretebilmesiyle sağlanmaktadır.
Eski Yunanca'dan Arapça'ya, Arapça’dan ‘den'ye, Latince'den bugünün Batı dillerine geçiş böyle olmamış mıdır? Bu geçişler, söz konusu dillerde olmayan kavramların yeniden tanımlanmasına ve giderek yeni kavramların türetilmesine yol açmamış mıdır? Yeni kavramlar da bir dilin özellikle bilim ve felsefe dili olmasına, böylece yeni bir medeniyet kuruculuğuna olanak vermemiş midir? Bütün sorun, "Türkçenin böyle bir altyapısı olamaz mı?" sorusuna verilecek cevap ile ilgili değil midir?
Bir dilin kültür ve medeniyet kurucu olabilmesinin belki de ilk koşulu tarihi geçmişidir. Çünkü bir dil ancak böyle bir süreç içinde ve başka kültürlerle alışveriş yaparak değişen koşullara uyum sağlayabilir, böylece canlılığını ve işlevselliğini koruyabilir, ihtiyaçları karşılayabilecek bir anlam gücü ve derinlik kazanabilir. İkincisi, bir dilin anlatım gücü ve ifade etme özelliğinin, gramatik ve sentaktik yapısıyla olan ilişkisidir. Bu sayede dil ve düşünce ilişkisi yapıcı bir şekilde kurulabilir. Bugün yok olma eşiğine gelmiş birçok dil bulunmaktadır. Latince ölü bir dildir, fakat birçok kültüre kaynaklık etmiştir ve hala etmektedir. Bu özelliği şüphesiz tarihi geçmişi ve yeni kavram türetme olanağı sağlayan gramatik yapısıyla yakın ilgi içindedir. Ölü bir dil olmasına rağmen, başta tıp olmak üzere birçok alanda hala varlığını nu sayede sürdürmektedir.
Geçmiş, tipik Latince örneğinde olduğu gibi, dilin kültür yapıcı özelliklerinin ıdırı olabilmektedir; fakat tüm olumlu özelliklerine rağmen, medeniyet kurucu olma özelliğini dilin tek başına üstlendiği söylenemez. Hatta, aşağıda işaret edileceği gibi, gelişime olumsuz katkısı bile olabilir. Çünkü medeniyet, her çağın ihtiyaçlarına cevap verebilecek, eskisinden farklı, yeni bir kurgu demektir: toplumun ve dolayısıyla bireylerin duygu ve düşüncelerini yönlendirebilecek yeni bir paradigmadır. "Yeni" olan, eski kavramlara yeni içerikler kazandırılması veya onların yeniden tanımlanmasıyla elbette elde edilebilir; fakat tarih, bu olgunun yeni kavramlar aracılığıyla gerçekleştirildiğini göstermektedir. Dolayısıyla dilin adeta yeniden inşası gerekli olmaktadır.
Farklı bağlamlarda da olsa "dil düşüncenin evidir" görüşüne sıkça rastlanır; fakat bence dil düşüncenin hapishanesidir. Çünkü tarihsel süreç içinde, kavramların içerikleri, donmuş veya kemikleşmiş bir hal alabilmektedir; bunun da düşüncenin geliştirilmesi, ona yeni bir içerik kazandırılması konusunda önemli bir engel teşkil edeceği açıktır. Bu konuda tipik bir örnek Yunanca, Latince, Arapça, Hintçe, Çince gibi içinde felsefenin önemli rol oynadığı olağanüstü kültüre sahip toplumların geçen bunca zamana rağmen yeni bir kültür ortaya koyamamış olmasıdır. Bu dillerin içeriklerindeki olanca zenginliğin aynı zamanda bir düşünce alışkanlığı oluşturduğunu, bu alışkanlığın dışına çıkılamadığını, çünkü zengin içeriğin bir dayanak (referans) oluşturarak eskiye bağlılığı ve onun devam ettirilmesini kaçınılmaz kıldığını; kısaca dilin bir noktadan sonra düşünceyi hapsettiğini söylemek gerekmektedir. Nitekim, yeni bir kültürün doğmasına çok tipik bir örnek, Yunanca’nın yerini alan Latince sayesinde gerçekleşmiştir; ama daha da ilginci, Latince’den milli dillere özellikle Almanca, Fransızca ve İtalyanca’ya geçtikten sonra Aydınlanma olgusuna gidilen yola girilmesidir.
Tarihsel süreç içinde içerikleri zenginleşmiş kavramlar o toplumun kültürünün kurucu, öncü ve aynı zamanda koruyucu temel unsurlarıdır; ne var ki bu özelliklerin yeni görüşlere engel olması da mümkündür. Çünkü kavramların içeriklerinde tarihsel süreç içinde oluşan hayranlık uyandıracak birikimlerinin dışına çıkılıp yeni görüşlere olanak vermemesi, hatta engel teşkil etmesi hiç de şaşırtıcı değildir.
Latince, doyma noktasına gelmiş bir dilin yerini alarak kültür yapıcı bir özellik kazanan dillere güzel bir örnektir. Bu dil hem Yunancadan hem de bu dilde eser verenler Antikçağ felsefesinden/filozoflarından etkilenmiştir. Fakat sonuçta Latince, Roma medeniyeti adı altında, -başta edebiyat ve hukuk olmak üzere- çeşitli kullanım alanlarında geçerli yeni bir paradigmanın kurucu unsuru olmuştur. Latince, Arapçadan da etkilenerek gelişmiş ve bu medeniyetin ürünü büyük eserleri insanlık tarihine kazandırma aracı olmuştur. Dante (1265-1321), M. Montaigne (1533-1592), F. Petrarca (1304-1374) ve Boccaccio'yu (1313-1375) edebi eser vererek bu paradigmayı biçimleyen yazarların başında saymak mümkündür. Bu gibi yazarlar, daha sonra Rönesans'a yataklık edecek olan Hümanist akımın da temsilcileridir.
Bu yazarlar arasında Marcus Tullius Cicero (MÖ 106/43) öncelikle ve özellikle dikkati çekmektedir. Onun hem hitabet hem politika hem de felsefe alanlarında o günden bugüne kadar uzanan etkisi Latincedeki ustalığının bir göstergesidir. Eserleri arasında De Re Publica cumhuriyet konusunda felsefi içerikli çalışması, De Legibus hukuk ve yasalar hakkındaki eseri, ahlak ile ilgili olan De Offic.s, farklı alanlarda kullanılacak terminolojiyi de belirlemiştir. Roma'nın bir imparatorluk olduğunu, dolayısıyla da yeni sorunların ve ihtiyaçların bulunduğunu, çözüm için de yeni bir bakış açısının gerektiğini; bunun da ancak yeni bir dil ile başarılabileceğini unutmamak gerekir.
Latincenin bugünkü batı dillerini beslediği ve onları biçimlediği ortadadır; fakat ilginçtir, başta bugünkü Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca olmak üzere batı dilleri Latince’den koparak gelişmiş ve milli bir dil özelliği kazanmışlardır. Bu süreç yeni bir kültürel atılım da beraberinde getirmiştir. Bilim ve felsefe kültürel atılımın taşıyıcı unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Galileo ünlü Dialogues Concerning Two New Sciences isimli Newton’un önünü açan eserini teknik bir dille yazılmasına karşılık, kilise ile çatışmasına sebep olan eserini Dialogue Concerning the Two Chief World Systems’i İtalyanca ve halk diliyle yazmıştır[2]. Benzeri durum, Yeniçağ felsefesinin kurucu isimleri Descartes ve Leibniz için de geçerlidir. Bu süreç içinde son derece ilginç, üzerinde önemle durulması gereken kişi şüphesiz Martin Luther'dir (1483-1546). Çünkü o, İncil'i Almanca’ya çevirmek suretiyle, bu dilin gelişimine büyük katkı yapmıştır. Böylece Almancanın bir çekim alanı oluşturmasına, felsefe başta olmak üzere çeşitli disiplinlerin gelişimine olanak verecek zenginliğe ve derinliğe ulaşmasına zemin hazırlamıştır. Yeni Almanca’nın kavramlara derinlik kazandırma özelliğinin, başta felsefe olmak üzere diğer disiplinlerin gelişimine de olanak sağladığı görmemezlikte gelinemez.
Bu noktada konuşma dilinin düşüncenin yerine göre evi yerine göre de hapishanesi olduğu görüşünün bir doğrulaması ile karşılaşmaktayız. Çünkü milli diller; felsefe, sanat ve hukuk gibi alanlarda köklü ve zengin bir terminolojinin (ve dolayısıyla bir kültürün, hatta bir medeniyetin) kurucu ve taşıyıcı unsuru olan Latince'den çıkılabilmesine olanak vermiştir. Belki de milli dillerin doğuşu, evin bir hapishane halini almasına engel olmak suretiyle yeni bir çağın, Rönesans’ın ve Aydınlanma olgularının başlamasına zemin hazırlamıştır.
Öyle görünüyor ki geçmişten kopmak, dikkate almamak ve onu yok farzetmek ne kadar büyük bir hata ise geçmişe takılı kalmak da o kadar büyük bir hatadır.
William Shakespeare (1564-1616) bilindiği gibi İngilizcede günümüze kadar gelen büyük edebi eserler vermiş çok ünlü bir yazardır; onun eserlerine bugün bile açıp okuyabilmek bir İngiliz için haklı bir gurur kaynağıdır. Öte yandan, ondan yaklaşık üç asır önce yaşamış olan Yunus Emre'yi de (1238/40-1320) bugün bile rahatlıkla okuyabildiğimizi düşünürsek, Türkçenin gücü ve önemi hakkında hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak gururu biz de hissedebiliriz.
Bu iki yazar arasında küçük, fakat bence aslında çok önemli bir fark vardır: Shakespeare, doğduğu eve kadar bilinmektedir, fakat Yunus Emre’nin doğduğu tarih bile tam bilinmemektedir. Bu olgunun kendisi kadar sebebi de son derece önemlidir. Bunun öncelikle önemi, Shakespeare'in kesintisiz olarak varlığını bugüne kadar sürdürmüş olmasıdır. Gerçi Yunus da varlığını sürdürmüştür; ama sadece halk arasında. Yunus'un çok önemli bir özelliği, mutasavvıf olmasıdır. Bu özellik elbette onun bugüne kadar gelmesinde ve halk tarafından benimsenmesinde önemli bir rol oynamıştır; fakat bence onun asıl dikkati çeken tarafı, her şeye rağmen bizim onu bugün bile okuyup anlayabilmemizdir. Çünkü Türkçe, aradan yedi asır geçmiş olsa da varlığını sürdürebilmiştir. Varlığını sürdürmüş olan sadece has Türkçe değildir; bu dil ile birlikte gelmiş olan kültürdür. Öyle görünüyor ki bu kültür sadece halk arasında yaşamıştır.
Dilciler XIII. ve XV. yy arasını klasik Osmanlıca dönemi olarak tanımlıyorlar. Yani Yunus'un yaşadığı dönem, Osmanlıca'nın doğuş dönemine denk gelmektedir. Şüphesiz her dil gibi Osmanlıca da kendine has bir kültür oluşturmuştur. Fakat bu kültür Yunus Emre'yi arasına almamış veya alamamıştır. Bence bu koşullar altında Yunus'un bugüne kadar gelebilmiş olması eğer bir mucize değilse Türkçenin gücünün bir göstergesidir. Bu noktada, Arapça ve Farsça gibi çok güçlü iki dili kendi temelleri üzerinde inşa edebilmiş olmasını Türkçenin gücünün diğer bir göstergesi olarak kabul etmek gerekir. Bu temel, Türkçenin kendine özgü muhteşem gramatik yapısıdır. Bu yapı onu korumuş, bütün olumsuzluklara rağmen bugüne kadar gelmesini sağlamıştır.
İdarecilerin kullandığı dilin -Osmanlıcanın- halkın tarafından kullanılmaması/kullanılamaması birtakım sorunları da beraberinde getirmesi son derece anlaşılabilir biri sonuçtur. Bu sorunların başında (en genel ifadesiyle) yöneten ve yönetilen arasında bir kopukluğun ve iletişimsizliğin bulunması sürpriz değildir. Fakat sanırım en kötüsü, yöneticilerin de bu durumun benimsemiş olmalarıdır. Gerçi o dönemde özellikle Avrupa ülkelerinde de geçerli idare biçimi imparatorluktu ve söz konusu koşullar (bir anlamda yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkileri belirleyen ilkeler) bu idare biçiminin doğal bir uzantısı durumundaydı. Ne var ki Osmanlı’nın diğer ülkelerden farkını, kullanılan dil açısından değerlenmek kaçınılmazdır. Çünkü Avrupa’da milli dillerin Latince’den kopma süreci çoktan başlamıştı!
İlginçtir Osmanlı’da da farklı sebeplerle[3] II. Mahmut döneminden itibaren alfabe konusunda yaşanılan sorunların etkisiyle bir arayışın başladığı bilinmektedir. Bu arayışın kesin bir sonuca ulaşması 1 Kasım 1928'de gerçekleşmiştir[4].
II. Dünya savaşı sonrası Anadolu’nun parçalanarak bölüşülmesi ve yok olmasına sadece bir adım kalması, sadece Türk tarihi açısından değil, Türkçe açısından da bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu dönemde Anadolu’da son derece yoksul, okuma ve yazması hemen hemen hiç olmayan, karasaban ile toprağı ekip biçmekten başka hiçbir becerisi bulunmayan ve sayıları 10 milyon civarında olduğu söylenen bir halk bulunuyordu. Eğer Yunus söz konusu şartlar altında bile varlığını sürdürebildiyse bunun sebeplerinden birisi de sanırım o insanların konuştuğu Türkçe’dir.
Öyle görünüyor ki Osmanlıca, Farsçanın güçlü edebi bir dil olma özelliğini, Arapçanın ifade gücünü kullanarak Türkçe temeli üzerine kurulu, kendine özgü ve ihtiyaç duyulan bir dil olarak inşa edilmiştir; bu yapı bir anlamda saray dilidir, seçkin bir söylem ihtiyacına cevap verir ve üslup olarak da bütün bunları içeren yaşam biçimiyle uyumludur. Türkçe bu ihtiyacı karşılayabilir miydi?!; sorgulanabilir! Bence karşılayabilirdi, ancak Osmanlı’nın yanı başında ister istemez etkilendiği köklü saray geleneğine sahip Bizans olmasaydı! Batı Roma imparatorluğunu da dikkate alırsak Doğu Roma imparatorluğu binlerce yıllık bir geleneği ifade ediyordu; bu gelenekle her anlamda yarışabilmek, yani ondan kültür ve yaşam tarzı olarak çağına ve temsil ettiği İslam kültürüne ama aynı zamanda "saray adabı"nı yansıtan bir davranış biçimi oluşturabilmek için Osmanlıca gibi bir dile ihtiyacı vardı.
Osmanlı tarihi süreçte hep Anadolu’da çıkan isyanlarla mücadele etmiştir; padişahların büyük çoğunluğu, (belki de veraset kaygısıyla) Türk ile evlenmemiştir. Sonuçta "etrak-ı biidrak Türk" diyerek ve hatta cesetlerini kuyulara doldurarak kendi köklerini aşağılamış, vergi ve asker toplama dışında işlevsizleştirmiştir. Bu işlevsizleştirme sunucunda ticaret, hukuk, maliye, (özellikle dış) siyaset gibi alanların azınlıklara terk edilmesi kaçınılmaz olmuştur.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, yukarıda da işaret edildiği gibi, işgal edilerek yok edilme tehlikesine maruz bırakılan bir toplumun en önemli dayanağı, değerlerinin koruyucusu kullandığı dil olmuştur.
Dil; bir yaşam tarzı biçimler, olaylara bakışı yönlendirir, ortak değerlerin, tercihlerin, duyguların ve davranışların (kalıplaşmış) taşıyıcısıdır[5]. Konuşma dilinin böylesine çok yönlü ve çok farklı işlevsellik özelliğinin yaşam biçimiyle olan ilişkisi dikkate alınırsa, Türkçenin bilim ve felsefe dili olarak kullanılması için çok güçlü gerekçelerin olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir.
Konuşma dili, elbette öncelikle bir iletişim aracıdır; fakat aynı zamanda o, düşünceye yeni ufuklar açmanın ötesinde ve dışında, bireysel ve toplumsal yaşamdaki davranış biçimlerinin, tercihlerin de belirleyicisi, koruyucusu ve taşıyıcısıdır. Türkçe bu özelliğini, tarihsel süreç içinde, hep sürdürmüştür.
Tevekkül, Anadolu insanının yaşam biçimidir; bu sayede her türlü zorluk karşısında ezilmiş fakat yok olmamış, direnebilmiş, yokluk içinde kıvranırken halay çekebilmiş, türkülerinde acı ve hüzün ile coşkuyu birlikte yaşatabilmiştir. Bunların hepsinin taşıyıcısı, geleneklerini ve deneyimlerini barındıran dilden başka ne olabilir?
Türkçe'nin çok önemli bir diğer özelliği, tarihi çok eskilere kadar giden bir dil olmasıdır[6]. Ayrıca hayranlık uyandıracak kadar mükemmel bir gramatik yapısı vardır[7]. Gerçekten de Türkçenin gramatik yapısı, adeta hiç istisnası olmayan kurallara sahiptir; bu sebeple sentaktik yapısının son derece sağlam (solid), mükemmel (perfect), kusursuz (sound) ve güçlü (strong) olduğu hemen görülür. O kadar ki, bir bilgisayar programı aracılığıyla hayret verici şekilde anlamlı yeni kelimeler türetilebilmektedir8. Bilim ve felsefede yeni kelime türetmeye ve dolayısıyla ihtiyaç duyulan yeni kavramlar tanımlayabilme, böylece düşünceye yeni ufuklar açabilme olanağına fazlasıyla sahip Türkçe için gerekli olan, kendi dilini bilinçli bir şekilde sahiplenen ve kullanan kişilerin ortaya çıkmasıdır.
31 Mart 2025
Prof. Dr. Şafak Ural
İstanbul Topkapı Üniversitesi,
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi,
Felsefe Bölümü
Referanslar :
Adalı, E., (2024),Türkçenin Mantığı, Akademik Bilişim Vakfının Yayınları
Erçetin, D. (2007), B Harfinin 10.000 yıllık Hikayesi, ISBN 978-9944-0063-0-9
Fischer, S. R., (2023), Dilin Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Galileo, G., (1954), Dialogues Concerning Two New Sciences, Dover Pub.
Galileo, G., (1974), Dialogue Concerning the Two Chief World Systems, University of California Press
Karal, E.Z. (1978), "Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu". Ed. Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, Bilim Kültür ve Öğretim Dili
Olarak Türkçe. Türk Tarih Kurumu Yay. XXIII Dizi/s.1
Polat D. (2022), (Yayına Hazırlayan), K. Atatürk. Güneş Dil Teorisi. Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımından Türk Dili. Alaca Yay.
Sayılı, A., (1978) Ed. Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe. Türk Tarih Kurumu Yay. XXIII Dizi/s.1
1. Bizi burada dolaylı olarak ilgilendirse de Türkçenin eskiliği ve diğer diller içindeki yeri ilginç bir şekilde gündeme gelmektedir. Birçok (Batılı) yazar Türkçeyi görmemezlikten gelmeye çalışmaktadır. Nitekim son derece titiz ve ayrıntılı bir çalışma yapmış olan Steven Roger Fischer (2023) dil ailelerinden söz ederken (S.76-77) ne olduğu belli olmayan bir Anadolu Dil Ailesine yer vermiş, birçok dilden söz etmiş ama Türkçeyi (herhalde) unutmuş görünmektedir. Halbuki aynı çalışmada Türk Dillerinin MÖ 4000 yıldan daha eski olabileceğini (S.62) söyleyen de aynı kişidir. Yazar Türkçenin diğer dillerle olan ilişkisinin (yapmış olduğu titiz çalışma ile bağdaşmayacak şekilde) yapısal olmadığını, coğrafi bir yayılımın sonucu olduğunu (S.62) ileri sürebilmektedir. Bunu iyi niyetle ve bilimsel tutumla bağdaştırmak mümkün değildir. Kaldı ki Türkçedeki ses uyumu başta olmak üzere sahip olduğu gramatik özellikler (Bkz. Ural 2025) onun özgün ve temel bir dil olmasının çok basit göstergelerinden birisidir. Bu noktada "Güneş Dil" teorisinin başından geçenleri hatırlamak yerinde olacaktır. Bu görüşü savunanlar kadar eleştirenler de sanki aşırılığın getirdiği sevimsizliği ve güvensizliği özellikle davet etme çabası içinde görünmektedirler. Halbuki ses uyumunu ve gramatik kurgusunu dikkate almadan (Bkz Polat, T. 2022 ve Erçetin, D. 2007) Türkçeyi anlamak bir kenara, hakkında değerlendirme yapmak mümkün değildir.,
2. Galileo (1974), S.XXV
3. Bkz. Karal, E.Z. (1978)
4. 1927 tarihinde yapılan nüfus sayımında Arap harfleriyle okuma yazma bilenlerin oranı erkeklerde %12.99, kadınlarda %3,67, genel toplamda %8.61 olmasına karşılık, 1928 yılında yapılan alfabe değişikliğin sonucunda Latin harflerine geçişden sonra 1935 yılında yapılan nüfus sayımında okuryazarlık oranının %15 seviyesine çıktığı görülmektedir. Harf devrimi bir alfabe değişikliğiyle sınırlı değildir. Alfabe değişikliği, Türkçenin en özgün özelliklerinden birisi olan, kök kelimeden son ek yardımıyla yeni kelime türetilmesine olanak vermesidir, Dil devriminin sanırım en önemli sonuçlarından birisi, dikkati çekmese de, Türkçenin tarihinin inceleme konunusu yapılmasıdır. Dil (harf) devrimi olmasaydı, bu dil’in eşsiz güzellikleri ve tarih içindeki rolü unutulurdu.
5. Sayılı, A. (1978) Sunuş kısmı
6. Karal, E. Z. (1978) özellikle Osmanlı Anadolu’sundaki serüveni ile ilgili geniş bir değerlendirme
7.Türkçenin kendine özgü son derece ilginç özellikleri ve birçok dilcinin Türkçe için söyledikleri için bkz Adalı, E., (2024) (S.1-22). Bunlar arasında en ilginçlerden birisi, David Cuthell'in "Türkçeyi sanki birkaç matematik profesörü bir araya gelerek oluşturmuş" anlamındaki sözleridir.. 8 Adalı, E., (2024)